
"Kadın, erkeğe göre belirlenir ve farklılaştırılır, oysa erkek kadına göre belirlenmez ve farklılaştırılmaz; kadın, esas olanın karşısında esas olmayan olandır. Erkek Özne’dir; erkek ‘Mutlak’tır. Kadın ise ‘Öteki’dir"
Kadın Doğulmaz, Olunur: Simone de Beauvoir’ın Varoluşçu Feminizmi ve Psikanaliz Eleştirisi
Felsefe tarihinde kadın ve varoluşçuluk arasındaki ilişki, insanın kendini nasıl inşa ettiği sorusuna verilen en radikal yanıtları barındırır. Yirminci yüzyıl düşüncesini derinden sarsan varoluşçuluk, insanın önceden belirlenmiş bir doğa ya da öze sahip olmadığını savunur. Jean-Paul Sartre’ın ifadesiyle; “…varlığı özünden önce gelen bir varlık vardır- varlığı özünden önce gelen, herhangi bir kavramla tanımlanmadan önce var olan bir varlık. Bu varlık insandır…” (Sartre, 2007, s. 22).
İnsanın kendi seçimleriyle kendi özünü gerçekleştirdiği bu felsefi zemini, kadın ve toplumsal cinsiyet tartışmalarına taşıyan kişi ise Simone de Beauvoir olmuştur. Beauvoir’ın yirminci yüzyıl düşüncesinde çığır açan “kadın doğulmaz olunur” (Beauvoir s. d., 1956, s. 273) iddiası, kadınlığın doğuştan gelen veya ilahi bir kader olmadığını; tam aksine sosyal, kültürel ve tarihsel süreçler tarafından inşa edilen bir "öz" olduğunu gözler önüne serer.
Ataerkil Dil ve Kadının 'Öteki' Olarak İnşası
Toplum içinde kadının konumunu belirleyen en temel unsurlardan biri, erkil dilin ve kültürün kadının özünü önceden inşa etmesidir. Beauvoir’a göre ataerkil sistem, kadını hiçbir zaman özerk bir özne olarak tanımaz; onu her zaman erkeğin karşısında konumlandırarak nesneleştirir. İnsanlık tarihi boyunca kendini gösteren bu asimetrik ilişkiyi Beauvoir şu şekilde açıklar:
“Kadın, erkeğe göre belirlenir ve farklılaştırılır, oysa erkek kadına göre belirlenmez ve farklılaştırılmaz; kadın, esas olanın karşısında esas olmayan olandır. Erkek Özne’dir; erkek ‘Mutlak’tır. Kadın ise ‘Öteki’dir.” (Beauvoir s. d., 1956, s. 16).
Erkeğin kendisini ‘Mutlak’ ve ‘Özne’ olarak kurduğu bu sistemde kadın, kendisine dışarıdan dayatılan ve doğasından gelmeyen yapay bir rolü kabullenmeye zorlanır. Toplumun kuralları ve gelenekleri öylesine eril merkezlidir (androcentric) ki, kadınların birçoğu bu durumu içselleştirir. Beauvoir bu durumu şu sözlerle özetler: “Birçok medeniyette kadınların da içinde bulunduğu durumdur; kadınlar sadece erkekler tarafından yaratılan yasalara, tanrılara, geleneklere ve gerçeklere boyun eğebilirler.” (Beauvoir S. d., 1984, s. 40). Özgürlüğünü reddederek erkil dilin kendisi için biçtiği rolleri pasifçe benimsemek, Sartre'ın felsefesindeki ‘Kötü Niyet’ (Bad Faith) kavramının tam da kadınlık durumuna uyarlanmış hâlidir.
Freudçu Bakış Açısına Yönelik Varoluşçu Eleştiri
Kadının özünün önceden inşa edilmesi, sadece mitler, gelenekler veya sosyal normlarla sınırlı kalmamış; bilimin ve psikanalizin eril diliyle de meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Simone de Beauvoir, özellikle kadını fizyolojik ve psikolojik olarak erkeğe göre ‘eksik’ bir varlık olarak tanımlayan klasik Freudçu psikanalizi sert bir dille eleştirir.
Freud’un “Anatomi kaderdir” (Freud S. , 1986, s. 178) önermesini temel alan ve kadının psikoseksüel gelişimini bir ‘eksiklik’ ve ‘noksanlık’ algısı üzerine kuran psikanalitik yaklaşım, Beauvoir’a göre ideolojik bir inşadır. Freud, kadını ontolojik olarak ikincil bir statüye koyarak tüm analizini erkeğin gelişimi üzerinden okumuştur:
“Freud, kadının kaderine pek ilgi göstermedi; erkeklerin kaderine ilişkin açıklamalarını, ufak değişikliklerle kadının kaderine uyarladığı açıktır.” (Beauvoir s. d., 1956, s. 66).
Freudçu teoride kız çocuklarına atfedilen 'aşağılık kompleksi' ve 'penis kıskançlığı' gibi kavramlar, Beauvoir’ın varoluşçu eleştirisiyle tersyüz edilir. Beauvoir’a göre bu durum biyolojik bir gerçeklik veya anatomik bir hasret değil, ataerkil sistemin yarattığı bir sonuçtur. Zira kadının özgürlüğünü kısıtlayan anatomisi değil, erkil yapıdır:
“…bu kompleksi yaratan penis eksikliği değil, kadının genel durumudur; küçük kız penis kıskançlığı hissediyorsa, bu sadece erkeklerin sahip olduğu ayrıcalıkların sembolü olarak hissedilir. Babanın aile içindeki yeri, erkeklerin evrensel üstünlüğü, kadının kendi eğitimi — her şey kadının erkek üstünlüğüne olan inancını pekiştirir.” (Beauvoir s. d., 1956, s. 69).
Sonuç olarak Simone de Beauvoir, varoluşçu felsefeyi merkeze alarak kadının biyolojik veya psikolojik bir determinizme mahkûm olmadığını ortaya koymuştur. Kadınların kendilerini ‘Öteki’ olmaktan kurtarabilmeleri ve kendi öznelliklerini inşa edebilmeleri için, kendilerine dayatılan bu indirgeyici gerçekliği reddetmeleri gerekir. Ve Beauvoir’ın da ısrarla vurguladığı gibi, bireysel bir uyanışın ötesinde, “bu özgürlük, kolektif olmalıdır” (Beauvoir s. d., 1956, s. 681).
Kaynaklar
- Beauvoir, S. D. (1956). The Second Sex. (H. M. Parshley, Çev.) Jonathan Cape Press.
- Beauvoir, S. D. (1984). The Ethics of Ambiguity. (B. Frechtman, Çev.) Open Road Press.
- Freud, S. (1986). The Standar Edition Of The Complete Psychological Work Of Sigmun Freud The Ego and The Id & other Works (Cilt 19(1923-1925)). (J. Strachey, Çev.) The Hogarth Press.
- Sartre, J. P. (2007). Existentialism is a Humanism. (C. Macomber, Çev.) Yale University Press.
Konuyla İlgili Makale Metni İçin:
Günör, R. B. & Sarp, M. (2025). Varoluşçuluk ve kadın: Simone de Beauvoir örneği. Turkish Studies -Religion, 20(4), 1959-1975. Ankara Bilim University Publications. https://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.87983
Makaleyi Göster

