KKÜ İTBF. Felsefe Bölümü +90 318 3574242 (4114) Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

İnatlaşmadan Ebeveynlik: Ebeveyn Otoritesi ve Bağlanma İlişkisi Üzerine Bir İnceleme

Çocuklarınız sizi izliyorlarmış gibi yaşayın. Çünkü gerçekten izliyorlar


Özet

Bu yazı, Susan Stiffelman'ın ‘İnatlaşmadan Ebeveynlik’ adlı eserindeki temel argümanları ve çocuk-ebeveyn ilişkisine dair teorik yaklaşımları incelemektedir. Metin, ebeveynin aile içindeki "kaptan" rolünü üstlenmesinin önemini, güç savaşlarının psikolojik temellerini ve çocuğun sağlıklı gelişimi için elzem olan bağlanma aşamalarını ele almaktadır. Ayrıca, ebeveynlerin kendi içsel süreçlerini yönetmelerinin (Byron Katie'nin "The Work" çalışması vb.) ve çocukların hayal kırıklıklarıyla baş etme becerilerinin (Kübler-Ross'un yas aşamaları bağlamında) gelişimsel süreçteki yeri tartışılmaktadır. Çalışmanın temel amacı, otorite ile şefkat arasındaki dengeyi, bağlanma temelli bir perspektifle ortaya koymaktır.

Anahtar Kelimler: Bağlanma, Aile, Anne-Baba Eğitimi, Susan Stiffelman, İnatlaşma, Çocuk Gelişimi

 

Ebeveynin Rolü: Arkadaş Değil, Kaptan Olmak

Modern ebeveynlik yaklaşımlarında sıklıkla rastlanan yanılgılardan biri, ebeveynlerin çocuklarıyla arkadaş olma arzusudur. Ancak Stiffelman’a (2010) göre, çocukların bir arkadaşa değil, "geminin kaptanı" olarak görebilecekleri, güvenilir bir lidere ihtiyaçları vardır. Ebeveynlerin çocuklarını yönetmesi ile kontrolü ele almaları arasında belirgin bir fark bulunmaktadır. Yönetim, genellikle ebeveynin kendi güçsüzlük veya korku duygusunu telafi etme çabasıyken; kontrolü ele almak, çocuğun direnci veya duygusal patlamaları karşısında sükuneti koruyarak sorumluluğu üstlenmek anlamına gelir (Stiffelman, 2010, s. 19-20). Dolayısıyla ebeveyn ve çocuk ilişkisinde önemli olan husus, çocuğu yönetmek değil; ilişkide kontrolü ve sorumluğu ele almaktır.

Ebeveynler, çocuklarıyla ‘iki avukat’ gibi tartışmalara girdiklerinde veya karşılıklı argüman çürütme ("Stella ve oğlu örneği") süreçlerine dahil olduklarında, kaptanlık vasıflarını yitirirler. Rüşvet, tehdit veya aşırı öfke gibi yöntemlere başvurulduğunda kontrol aslında çocuğa geçmiş olur; zira tehdit, kontrolünü kaybetmiş ve çaresiz hisseden bir yetişkinin tepkisidir (Stiffelman, 2010, s. 34-37). Zorlama, ilişkide kaçınılmaz olarak güç kavgalarına ve dirence yol açar; bir tarafın itmesi, diğer tarafın içgüdüsel olarak geri itmesine neden olur (Stiffelman, 2010, s. 25). Bu durum ise anlaşıldığı üzere bir kazanının olmadığı bir süreci ifade etmektedir.

 

Ebeveynin İçsel Süreçleri ve Farkındalık

Çocuğun davranışlarını yönetebilmek, öncelikle ebeveynin kendi içsel anlatılarını ve inançlarını yönetebilmesinden geçer. Ebeveynler genellikle kendi inançlarını doğrulayacak kanıtlar toplama eğilimindedir. Bu noktada Byron Katie’nin ‘The Work’ adlı çalışmasına atıfta bulunan yazar, ebeveynlerin öfke veya korku hissettiklerinde kendilerine şu dört soruyu sormalarını önerir: "Doğru mu?", "Doğru olduğundan kesinlikle emin olabilir miyiz?", "Bu düşünce aklınıza geldiğinde nasıl hissediyorsunuz?" ve "Böyle düşünmeseydiniz nasıl biri olurdunuz?" (Stiffelman, 2010, s. 26).

Stiffelman’a göre ebeveynin zihnine nüfuz eden bir hikâye, ebeveyni etkisi altına alır. Dolayısıyla çocukların ebeveynlerini duymaya açık olmaları, ebeveynin kendi zihinsel "hikâyelerini" temizlemesine bağlıdır (Stiffelman, 2010, s. 29-31). Bunu yapmadıkları taktirde anne ya da babanın çocuklarına ön yargısız yaklaşması imkan dahilide olmayacağından, böyle bir ilişkide çocuğun kendisini anlaşılmaz hissetmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu da ebeveyn-çocuk bağının kurulmasını sekteye uğratacaktır.

 

Gelişimin Temeli Olarak Bağlanma

Çocuk gelişiminde en kritik unsur, Gordon Neufeld’in kavramsallaştırdığı "bağlanma" olgusudur. Stiffelman (2010), bağlanmayı çocuğun en temel ihtiyacı olarak tanımlar ve bunun açlığın giderilmesinden bile daha öncelikli olduğunu belirtir (Stiffelman, 2010, s. 45). Güvenli bağlanma, ebeveynliği kolaylaştıran temel taştır. Gordon Neufeld’in modeline göre bağlanma süreci, hiyerarşik olarak derinleşen altı temel aşamada gerçekleşmektedir. Sürecin en temelinde yer alan ilk aşama yakınlıktır; bu evre, çocukla fiziksel temas kurmayı ve mekânsal olarak bir arada bulunmayı kapsar (Stiffelman, 2010, s. 47). Bunu takip eden aynılık aşamasında, ortak ilgi alanları ve benzerlikler üzerinden bağ güçlendirilirken (Stiffelman, 2010, s. 47-48), ilişki geliştikçe ortaya çıkan üçüncü aşama aidiyet ve sadakattir. Bu noktada çocuk, ebeveyninin koşulsuz olarak kendi tarafında yer aldığını ve kendisine sahip çıktığını bilir (Stiffelman, 2010, s. 48). Dördüncü basamak olan değerlilik hissinde çocuk, tüm hata ve eksikliklerine rağmen ebeveyni için vazgeçilmez ve önemli bir yere sahip olduğunu algılar (Stiffelman, 2010, s. 49). Beşinci aşama olan sevgi, ilişkinin çok daha derin bir boyuta taşınmasını ve çocuğun kalbini ebeveynine tam anlamıyla açmasını ifade eder (Stiffelman, 2010, s. 50). Nihayet, bağlanmanın en derin ve son aşaması olan tanınma evresinde çocuk, herhangi bir yargılama olmaksızın ebeveyni tarafından gerçekten görüldüğünü, duyulduğunu ve anlaşıldığını hisseder (Stiffelman, 2010, s. 50).

Stiffelman, ebeveynlerin bu altı aşamadan oluşan süreci layıkıyla yerine getirmelerinin önemine işaret eder; çünkü akran yönelimli günümüz dünyasında, ebeveynlerin çocuklarının "Kutup Yıldızı" olması gerekmektedir. Eğer bu aşamalar sekteye uğradıysa çocuk ebeveynini bir kutup yıldızı olarak görmeyi tercih etmeyecek ve rehber olarak akranlarına yönelecektir.  Akranlar ise  gökyüzünde sürekli yer değiştiren yıldızlar gibidir ve rehberlik edemezler; kısacası Stiffelman perspektifinde çocuklar, ancak ebeveynlerinin tutarlı ve sevgi dolu rehberliğinde güvenle büyüyebilirler (Stiffelman, 2010, s. 49).

 

Duygusal Düzenleme ve Uyum Sağlama

Çocukların sağlıklı gelişimi, hayal kırıklıklarıyla baş edebilme kapasitelerine bağlıdır. Alice Miller’ın da belirttiği gibi, “en iyi ebeveynlikte bile çocukluk hayal kırıklıklarıyla doludur” (akt. Stiffelman, 2010, s. 87). Önemli olan hayal kırıklığına uğramamak ya da  hiç üzülmemek değil; çocuğun bu duyguları layıkıyla yaşamasına izin vermektir. Bu noktda da Stiffelman’ın Elisabeth Kübler-Ross’un yas aşamalarından söz ettiği görülür. Bunlar inkâr, kızgınlık, pazarlık, depresyon, kabullenmedir; bu süreçleri Kübler-Ross her ne kadar ölümü kabullenmek adına ortaya koymuş olsa da Stiffelman açısından bunlar çocukların istekleri gerçekleşmediğinde yaşadıkları süreçler için de geçerlidir. Örneğin Stiffelman’a göre hüsran yaşayan bir çocuk, bu aşamalarda takılıp kalabilir ve duygu düzenlemesi sekteye uğrayabilir. Bu noktada Stiffelman şunun altını özellikle çizer: Çocuğun bu aşamaları geçmesi ve duygu düzenlemeyi öğrenebilmesinde ebeveynin rolü büyüktür. Daha önce de ifade edilen doğru bir bağlanma aşamasının gerçekleştirilmiş olması çocuğun duygu düzenlemeyi öğrenmesini de olumlu ya da olumsuz yönde etkileyecektir. Örneğin hayal kırıklığı ya da hüzün içinde olan bir çocuğu anlamak yerine ona nasihatlerde bulunmak onu kızdırmaktan öteye gitmeyecektir. Bu açıdan Stiffelman açısından ebeveynin görevi nasihat vermek değil, çocuğun "çaresizlik duvarına" çarparak durumu kabullenmesine yardımcı olmaktır (Stiffelman, 2010, s. 89-102). Çünkü Öfke veya stres altındaki bir çocuğun (veya yetişkinin) mantıklı düşünmesi beklenemez. Böyle anlarda çocuğun ihtiyacı olan şey, onunla aynı fikirde olunması değil, sadece duyulduğunun ve anlaşıldığının hissettirilmesidir (Stiffelman, 2010, s. 111-121).

 

Sonuç

Susan Stiffelman’ın eseri, ebeveynliği mekanik bir davranış yönetimi sürecinden ziyade, derinlikli bir ilişki biçimi olarak ele almaktadır. Çocukların biyolojik ve psikolojik olarak kendilerini güvende hissetmeleri, ebeveynlerin sakin, kararlı ve şefkatli bir liderlik (kaptanlık) sergilemelerine bağlıdır. Dr. Bruce Perry’nin de ifade ettiği gibi, empati ve sevme kapasitesi gibi insani özellikler, erken dönem bağlanma becerileriyle doğrudan ilişkilidir (Stiffelman, 2010, s. 43).

Sonuç olarak, ebeveynlerin çocuklarına verebilecekleri en büyük armağan, onları yargılamadan dinlemek, duygusal süreçlerine eşlik etmek ve onlarla güçlü bağlar kurmaktır. Anna Frank’ın belirttiği üzere, ebeveynler sadece rehberlik edebilir; karakterin nihai oluşumu kişinin kendi elindedir (akt. Stiffelman, 2010, s. 225). Ancak bu oluşum sürecinde ebeveynin tutarlı varlığı ve model olması belirleyici faktördür. Bu açıdan da  Stiffelman, eserinin son kısmında ebeveynlere şu önemli nasihati verir: "Çocuklarınız sizi izliyorlarmış gibi yaşayın. Çünkü gerçekten izliyorlar" (Stiffelman, 2010, s. 239).

 

Kaynakça

Stiffelman, S. (2010). İnatlaşmadan ebeveynlik (A. Cebenoyan, Çev.). Doğan Kitap.