
Nesneye atfedilen değer, sadece uykuya geçiş kolaylığıyla sınırlı kalmaz; aynı zamanda dış dünyanın tekinsizliğine karşı bir savunma mekanizmasına dönüşür.
Özet: Bu çalışma, M. Wulff’un ‘Erken Çocuklukta Fetişizm ve Nesne Seçimi’ (1946) adlı makalesi çerçevesinde, çocuk psikolojisinde fetiş nesnelerinin oluşumunu ve işlevini klinik vakalar üzerinden incelemektedir. Wulff’un temel tezi, çocukluk fetişizminin rastlantısal bir ilgi olmadığı; aksine çocuğun anne memesinden ayrılması neticesinde oluşan ontolojik boşluğun, yine çocuk tarafından doldurulmasına yönelik bir ‘geri getirme’ çabası olduğu yönündedir. Friedjung, Sterba ve Idelsohn vakaları üzerinden yapılan analizler; kokunun, dokunsal duyumların ve sıcaklığın birincil haz kaynağı olan anne vücudunu temsil eden birer ikameye nasıl dönüştüğünü göstermektedir. Çalışmada, fetiş nesnesinin sadece bir uyku aracı değil, aynı zamanda dış dünyanın tekinsizliğine karşı geliştirilen narsisistik bir savunma düzeneği ve bir ‘sihirli köprü’ işlevi gördüğü sonucuna varılmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Fetişizm, Nesne Seçimi, Erken Çocukluk, Anne Memesi, Duyusal İkame, Sütten Kesilme, M. Wulff.
Abstract: Based on M. Wulff’s article ‘Fetishism and Object Choice in Early Childhood’ (1946), this study examines the formation and function of fetish objects in the child's psyche through various clinical cases. Wulff’s central thesis posits that childhood fetishism is not a coincidental interest but a concrete effort to ‘restore’ the ontological void created by the loss of the mother’s breast during weaning. Through the analysis of the Friedjung, Sterba, and Idelsohn cases, it is demonstrated how odor, tactile sensations, and warmth are transformed into substitutes for the mother’s body—the primary source of pleasure. The study concludes that the fetish object serves not only as a sleep aid but also as a narcissistic defense mechanism and a ‘magic bridge’ against the uncanniness of the external world.
Giriş
Wulff, çocukta fetiş nesnesinin oluşumunu rastlantısal bir ilgi değil, anne memesinden ayrılmanın yarattığı boşluğu dolduran somut bir ‘geri getirme’ çabası olarak okur. Wulff’a göre, “erken çocuklukta fetişizmin sıklıkla anne memesinden emzirmenin doğrudan mirası olarak ortaya çıktığı” (Wulff, 1946, s. 465) gerçeği, klinik vakalarda kendini açıkça göstermektedir. Bu mirasın en belirgin izi, Friedjung vakasında görüldüğü üzere, nesnenin fiziksel varlığından ziyade taşıdığı duyusal özdedir. Çocuk, annesi tarafından giyilmiş bir çorap veya sütyen olmadan uyuyamaz; çünkü bu nesne, annenin vücudundan kaynaklanan kokuyu barındırdığı sürece bir ‘olmazsa olmaz’ (sine qua non) niteliği taşır. Wulff, çocuğun yeni yıkanmış çamaşırları reddetmesini, “fetişin kendi vücudundan kaynaklanan kokusunun önemli olduğuna” (Wulff, 1946, s. 453) dair sarsılmaz bir kanıt olarak sunar.
Bu duyusal bağlılık, sadece koku ile sınırlı kalmayıp nesnenin dokusu ve sağladığı güvenlik hissiyle birleşerek çocuğun tüm psişik dünyasını kuşatır. Sterba vakasındaki ‘my-my’ (benim-benim) olarak adlandırılan önlük örneği, nesnenin koruyucu işlevini çarpıcı bir biçimde sergiler. Bu nesne, çocuğun “küçük hayatının tüm zorluklarında ve tehlikelerinde hem onun tesellisi hem de koruyucusuydu.” (Wulff, 1946, s. 454) Öyle ki, aşı gibi travmatik anlarda bu fetiş nesnesi, ‘acı için en iyi yatıştırıcı ilaç’ vazifesi görerek (Wulff, 1946, s. 454) anne memesinin sağladığı birincil narsisistik bütünlüğü yeniden tesis eder.
Wulff’un ‘Sihirli Battaniye’ (Magic Blanket) vakasında vurguladığı üzere, nesnenin seçimini belirleyen esas unsur, onun uyandırdığı “hoş dokunsal duyumlar ve sıcaklıktır.” (Wulff, 1946, s. 461) Çocuk için bu yünlü örtü, dünyadaki her şeyden, hatta anne ve babasından bile daha değerlidir. Idelsohn vakasındaki ‘Hoppa’ örneği ise bu sürece ritmik ve oral bir boyut katar. Çocuk, yemeklerde kullanılan ve üzerinde “yemek parçaları ile yemek kokusu kaldığında” (Wulff, 1946, s. 458) değeri artan önlüğüyle uyumadan önce emme eylemini sürdürür. Bu durum, fetişin sadece bir nesne değil, anne vücudunu ve özellikle annenin memesini temsil eden bir ikame olduğu (Wulff, 1946, s. 462) iddiasını güçlendirir. Temizlendiğinde reddedilen, kirli ve kokulu haliyle arzulanan bu nesneler, çocuğun annesinin vücudundan kaynaklanan çeşitli haz verici duyumlarla tatmin olduğu o mutlu anın (Wulff, 1946, s. 462) durumunu fiziksel bir gerçeklik olarak yaşatma arzusunun ürünüdür.
Sonuç olarak Wulff, bu vakalar üzerinden fetişizmin, çocuğun sütten kesilme sonrası deneyimlediği nesne kaybına karşı geliştirdiği en güçlü savunma düzeneği olduğunu ortaya koyar. Nesneye aktarılan bu ‘bütün duyum ve duygu kompleksi’ (Wulff, 1946, s. 461), çocuğu dış dünyanın tekinsizliğinden koruyan ve ona otonom bir haz alanı yaratan ‘sihirli’ bir köprü işlevi görür.
Bir Miras Olarak Fetişizm
M. Wulff, çocuk ruhsallığındaki nesne yüklemi (cathexis) rastlantısal bir ilgi olarak değil, anne memesinden ayrılmanın yarattığı ontolojik boşluğu dolduran somut bir ‘yeniden inşa’ çabası olarak okur. Wulff’a göre, erken çocuklukta fetişizmin sıklıkla anne memesinden emzirmenin doğrudan mirası olarak ortaya çıktığı (Wulff, 1946, s. 465) gerçeği, klinik vakaların satır aralarında kendini açıkça göstermektedir. Bu mirasın ilk izleri, genellikle sütten kesilme (weaning) sürecinin hemen ardından, çocuğun dış dünyadaki bir nesneyi anne vücudunun parçasıymışçasına sahiplenmesiyle belirir.
Wulff, fetiş nesnesinin oluşumunda kokunun ve dokunsal duyumların birincil önemini vurgular. Friedjung vakasında gözlemlenen çocuk, annesi tarafından giyilmiş bir çorap veya sütyen olmadan uykuya dalamamaktadır. Wulff bu durumu, çocuğun “annesinin vücudundan kaynaklanan çeşitli haz verici duyumlarla tatmin olduğu o mutlu anın durumunu geri getirme ihtiyacı” (Wulff, 1946, s. 462) olarak nitelendirir. Burada nesnenin fiziksel formu ikincildir; asıl olan, onun taşıdığı duyusal özdür. Öyle ki çocuk, “yeni yıkanmış çamaşırları veya babasının giydiği herhangi bir şeyi reddederek” (Wulff, 1946, s. 453), fetişin anne vücuduna ait kokusunun ne denli hayati bir ‘olmazsa olmaz’ (sine qua non) (Wulff, 1946, s. 451) olduğunu kanıtlar. Bu durum, nesnenin sadece bir araç değil, annenin biyolojik varlığının sembolik bir uzantısı olduğunu gösterir.
Nesneye atfedilen değer, sadece uykuya geçiş kolaylığıyla sınırlı kalmaz; aynı zamanda dış dünyanın tekinsizliğine karşı bir savunma mekanizmasına dönüşür. Sterba vakasındaki ‘benim-benim’ (my-my) olarak adlandırılan emzirme önlüğü (Wulff, 1946, s. 454), çocuğun dış dünyadaki tüm tehditlere karşı geliştirdiği birincil sığınağıdır. Wulff’un ifadesiyle bu nesne, “küçük hayatının tüm zorluklarında ve tehlikelerinde hem onun tesellisi hem de koruyucusuydu.” (Wulff, 1946, s. 454) Acı verici bir deneyim olan aşı anında dahi, bu fetiş nesnesi ‘en iyi yatıştırıcı ilaç’ vazifesi görerek çocuğun ruhsal bütünlüğünü korur. Bu bağlılık, nesnenin çocuk için anne memesinden kopuşun yarattığı kaygıyı yatıştıran bir narsisistik tamamlayıcı olduğunu teyit eder.
Wulff, nesne seçimini belirleyen esas unsurları analiz ederken dokunsal algıların gücüne dikkat çeker. ‘Sihirli Battaniye’ (Magic Blanket) vakasında (Wulff, 1946, s. 455), yumuşak yünlü örtünün çocuk için dünyadaki her şeyden —hata anne ve babasından bile— daha değerli hale gelmesi, nesnenin sunduğu hoş dokunsal duyumlar ve sıcaklığın (Wulff, 1946, s. 461) belirleyici karakteristiğidir. Benzer bir biçimde Idelsohn vakasındaki ‘Hoppa’ örneği, fetişin oral ve ritmik ihtiyaçlarla nasıl iç içe geçtiğini gösterir (Wulff, 1946, s. 456). Bir yaşındaki çocuk, üzerinde yemek parçaları ve yemek kokusu kaldığında (Wulff, 1946, s. 458) değeri artan önlüğüyle hemhal olurken, yatakta yaptığı ‘hoppa, hoppa’ şeklindeki ritmik dans ve şarkılarla aslında “yaşam için önemli olan emme eylemiyle birlikte oluşan bütün duyum ve duygu kompleksini” (Wulff, 1946, s. 461) yeniden canlandırır.
Wulff’un ‘Lazımlık Vakası’ndaki gözlemi ise nesneye olan bu tutkulu bağlılığın bazen bir mülkiyet krizine dönüştüğünü gösterir (Wulff, 1946, s. 455); çocuk en sevdiği oyuncağı haline gelen lazımlıktan bir hileyle elinden alınmadığı sürece asla ayrılmak istemez (Wulff, 1946, s. 455). Tüm bu vakalar, fetişin çocuk için “annenin vücudunu ve özellikle annenin memesini temsil eden bir ikame” (Wulff, 1946, s. 462) olduğu iddiasını perçinler. Nesnenin kirlendikçe yani annenin ve sütün kokusunu muhafaza ettikçe kıymetlenmesi, Wulff’un perspektifinde psikanalitik anlamda birincil objeye duyulan derin özlemin somut bir dışavurumudur.
Sonuç
M. Wulff ‘Fetishism and Object Choice in Early Childhood’ başlıklı çalışmasında sunduğu vakalar ve kuramsal açılımlardan hareketle, çocuk davranışlarında nesneye yüklenen anlamın sadece bir oyun veya teselli aracı olmadığını, aksine hayati bir ontolojik köprü işlevi gördüğünü iddia etmektedir. Wulff’a göre, psikanalizin sapkınlığı “bireyin tüm cinsel yaşamına hakim olan ve cinsel tatmininin ana kaynağı haline gelen bir birincil bebeklik bileşen içgüdüsüne gerileme” (Wulff, 1946, s. 451) olarak tanımlaması, bu sürecin köklerinin ne denli derine indiğini göstermektedir. Wulff’un açısından incelenen tüm vakalarda ortak payda, nesnenin fiziksel formundan ziyade, onun anne memesini temsil eden bir ikame olarak taşıdığı duyusal değerdir.
Wulff; Friedjung, Sterba ve Idelsohn vakalarından elde ettiği bulgulardan hareket ederek, fetiş nesnesinin oluşumunda “sıcaklık, koku, el ve yüzdeki dokunsal duyumlar gibi bir bütün duyum ve duygu kompleksinin” (Wulff, 1946, s. 461) belirleyici olduğunu ortaya koymaya çalışmaktadır. Ona göre çocuğun, annesinin vücudundan kaynaklanan bu haz verici duyumları, ‘çağrışımsal bir tarzda herhangi bir kayıtsız nesneye aktarması’, aslında nesne kaybıyla (sütten kesilme) başa çıkma stratejisidir. Bu strateji öylesine güçlüdür ki, çocuk huzur içinde uyuyabilmek için o mutlu anın durumunu geri getirme ihtiyacı hisseder ve bu ihtiyacı karşılamayan ‘temiz’ ya da ‘yabancı’ nesneleri şiddetle reddeder. Wulff açısından bakıldığında ‘Sihirli Battaniye’ (Magic Blanket) örneğinde görüldüğü üzere, bu nesneler bazen anne ve babadan bile daha öncelikli bir değer kazanarak çocuğun dünyasındaki ‘en kıymetli obje’ haline gelir.
Sonuç olarak Wulff, fetişizmin erken çocuklukta ‘anne memesinden emzirmenin doğrudan mirası’ olarak ortaya çıktığını ve bu nesnelerin çocuğun dış dünya ile kurduğu ilk bağımsız ancak bir o kadar da geriye dönük ilişki biçimi olduğunu savunur. Nesneye yönelik bu tutkulu bağlılık, çocuğun acı anında sığındığı bir ‘yatıştırıcı ilaç’ (Sterba Vakası) ya da ritmik danslarla (Hoppa Vakası) canlandırılan bir haz kaynağıdır. Wulff’un bu kapsamlı çalışması, çocukluk dönemindeki bu tip nesne seçimlerinin, bireyin ilerideki nesne ilişkileri ve cinsel kimlik inşası için nasıl temel bir zemin teşkil ettiğini akademik bir titizlikle gözler önüne sermektedir. Bu açıdan bakıldığında Wulff için Fetiş nesnesi, bu bağlamda, anne kucağının güvenli sıcaklığı ile dış dünyanın bilinmezliği arasında duran, duyusal hafızayla örülmüş ‘sihirli’ bir geçiş alanıdır.
Kaynakça
Wulff, M. (1946). Fetishism and Object Choice in Early Childhood. The Psychoanalytic Quarterly, 4(15), s. 450-471.

