
Çocuklar, "göremeyeceğimiz bir zamana gönderdiğimiz canlı mesajlardır".
Özet
Bu yazı, Neil Postman’ın perspektifinden çocukluk kavramının tarihsel evrimini ve günümüzdeki dönüşümünü ele almaktadır. Bebekliğin aksine biyolojik bir kategori değil, toplumsal bir kurgu olan çocukluk, Rönesans ve özellikle matbaanın icadıyla birlikte ortaya çıkmış; okuma-yazma becerisinin yetişkinlik ile çocukluk arasına bir sınır çekmesiyle kurumsallaşmıştır. Çalışmada, 1850-1950 yılları arasında zirveye ulaşan bu korunaklı alanın, televizyon ve görsel medyanın yaygınlaşmasıyla nasıl erozyona uğradığı tartışılmaktadır. Enformasyon hiyerarşisinin çökmesi, yetişkin sırlarının ifşası ve tüketim kültürü, çocuk ile yetişkin arasındaki ayrımı ortadan kaldırarak çocukluğun yok oluş sürecini hızlandırmıştır.
Anahtar Kelimeler: Neil Postman, çocukluk tarihi, matbaa, televizyon, toplumsal kurgu.
Giriş: Biyolojik Bir Gerçeklikten Toplumsal Bir Kurguya
Çocuklar, "göremeyeceğimiz bir zamana gönderdiğimiz canlı mesajlar" olarak tanımlanırken, çocukluk kavramının kendisi tarihsel süreçte sabit kalmamıştır. Postman’a göre bebeklik biyolojik bir kategori iken, çocukluk toplumsal bir kurgudur. Bir kültürün kendini yeniden üretme mekanizması olan çocukluk fikri, Rönesans’ın en büyük ve belki de en insani icatlarından biridir. Ancak bu icat, tarihsel zorunlulukların ve iletişim teknolojilerindeki değişimlerin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Antik dönemden Orta Çağ’a kadar olan süreçte, bugünkü anlamda bir çocukluk algısının varlığından söz etmek güçtür; nitekim Amerika’da çocukların doğum gününü kutlama adeti dahi 18. yüzyıla kadar yaygınlaşmamıştır.
Orta Çağ ve Çocukluğun Yokluğu
Orta Çağ dünyası, çocuk ile yetişkin arasında kesin bir ayrım yapmamış ve çocukluğa özgü kurumlara sahip olmamıştır. Bu dönemde çocukluk fikrinin yokluğu, modern çağdan en çarpıcı farkı oluşturur. 17. yüzyıla kadar Avrupa dillerinde 7 ile 16 yaş arasındaki bireyleri tanımlayan özel sözcüklerin bulunmaması ve "çocuk" kelimesinin yaş yerine akrabalık ilişkisini ifade etmesi bu durumun dilbilimsel kanıtıdır.
Orta Çağ’da çocuklar, 7 yaşından itibaren yetişkinlerin dünyasına tam katılım sağlamışlardır. Bu dönemde "ayıp" kavramının gelişmemiş olması, çocukluğun var olamamasının temel nedenlerinden biridir. Brueghel’in tablolarında görüldüğü üzere, çocuklar yetişkinlerle aynı oyunları oynamış, aynı giysileri giymiş ve yetişkin dünyasının sırlarına (şiddet, cinsellik, ölüm) herhangi bir filtre olmaksızın maruz kalmışlardır. Çocuk ölüm oranlarının yüksekliği ve "var kalma yetersizlikleri", ebeveynlerin çocuklara yönelik duygusal bağlılıklarını sınırlamış, çocuklar vasiyetnamelere dahi dahil edilmemiştir.
Matbaa Devrimi ve Çocukluğun İcadı
Çocukluk düşüncesinin oluşumu, 15. yüzyılın ortalarında hareketli harfli matbaa makinesinin icadıyla tetiklenen, yetişkinlik tanımındaki köklü bir değişimin sonucudur. Matbaa, yeni bir simgesel dünya yaratmış ve bu dünya "yetişkinlik" için okuma-yazma becerisini (okuryazarlığı) şart koşmuştur. Bu yeni tanımlama, okuyamayanları (çocukları) yetişkin dünyasından dışlamış ve onlar için "okul" adı verilen yeni bir alanın kurgulanmasını zorunlu kılmıştır.
17. Yüzyıllarda ise çocukluk, okula gitmeyle özdeşleşmiş; "erkek öğrenci" ile "çocuk" eş anlamlı hale gelmiştir. Bu süreçte, çocukluk fikrinin entelektüel temellerini John Locke ve Jean-Jacques Rousseau atmıştır. Locke, “Eğitim Üzerine Bazı Düşünceler” (1693) eseriyle eğitimi bir "ekleme süreci" olarak görüp çocuğu boş bir levha (tabula rasa) olarak tanımlarken; Rousseau eğitimi bir "çıkarma süreci" olarak ele almış ve çocuğun doğuştan gelen saflığının korunması gerektiğini savunmuştur. Dewey ise çocuğun "ne olacağı" değil, "şu an ne olduğu" üzerine odaklanarak çocuğun güncel ihtiyaçlarını merkeze almıştır.
Bu gelişmelerle birlikte 1850-1950 yılları arasında çocukluk kavramı doruğa ulaşmıştır. Çocuklar fabrikalardan çıkarılıp okullara yönlendirilmiş, onlara özel giyim, edebiyat ve oyun alanları yaratılmış, yasal ve geleneksel koruma kalkanları oluşturulmuştur.
Elektronik Devrim ve Sınırların Silinmesi
1950 yılından itibaren televizyonun Amerikan evlerine girmesiyle birlikte, çocukluğu var eden tarihsel ve toplumsal temeller aşınmaya başlamıştır. Matbaanın kurduğu "enformasyon hiyerarşisi", televizyon ve elektronik medya tarafından yıkılmıştır. Okumak; sabır, analitik düşünce ve mantıksal bir sıralama gerektirirken, televizyon izlemek herhangi bir ön eğitim veya beceri gerektirmez. Televizyon, yetişkin dünyasının tüm sırlarını, şiddeti ve cinselliği, herhangi bir süzgeçten geçirmeden çocuklara sunmaktadır. Bu durum, yetişkin ile çocuk arasındaki ayrımı silikleştirmektedir:
Suç ve Şiddet: Yetişkin suçlarıyla çocuk suçları arasındaki fark hızla azalmaktadır.
Giyim ve Görünüm: Çocuk giyim sanayii ortadan kalkmış, çocuklar yetişkinlerin minyatürü gibi giyinmeye başlamıştır.
Oyun: Antrenör veya hakem gerektirmeyen, kendi kendine organize edilen sokak oyunları ve çocuk oyunları kültürü kaybolmaktadır.
Medya Temsili: Medyada çocuklar, özellikle kız çocukları, "Lolita" tarzı bir erotizmle sunulmakta, yetişkin tavırlarına bürünmüş modeller olarak lanse edilmektedir.
Sonuç: Çocukluğun Tükenişi
Postman’a göre çocukluk, bir kültürün sırlarını belirli bir yaşa kadar saklayabilme yeteneği, yani "iyi geliştirilmiş bir ayıp düşüncesi" üzerine kuruludur. Ancak televizyon ve görsel medya, her şeyi herkese aynı anda ifşa ederek bu sırları ortadan kaldırmaktadır. Nereye bakılsa yetişkinlerin ve çocukların davranış, dil, tutum ve arzularının birbirine benzediği görülmektedir.
19. yüzyılda maden ocaklarında çalışan 8 yaşındaki Sarah Gooder’ın trajedisi fiziksel bir sömürü iken, modern çağın trajedisi çocukluğun zihinsel ve kültürel olarak yetişkinlik içinde erimesidir. Okuma kültürünün yarattığı "mantıksal ve retoriksel gelenek" yerini, saniyede değişen dinamik imgelerin izlenmesine bıraktığında, çocukluk da kültürel bir kategori olarak işlevini yitirmekte ve tarih sahnesinden çekilmektedir.
Kaynakça
Postman, N. (1995). Çocukluğun Yokoluşu (K. İnan, Çev.). İmge Kitabevi, İstanbul.

