
Psikolojik Egoizm*
“Binlerce yıl sürüp giden bir kültürün egemenliği size ne olduğunuzu göstermemek için karanlığını yaymış ve sizi bir egoist olmadığınıza, bir idealist ("iyi insan") olmak için yaratıldığınıza inandırmıştır” Stirner
Genel olarak Hobbes ile özdeşleştirilen egoizmin bu türü, insanın doğası gereği kendi istek ve yönelimlerini gözettiğini savunur. Başka bir değişle insanlar, var oldukları andan itibaren doğaları gereği kendi istek ve arzularıyla eylemlerini gerçekleştirirler. Bunun da ötesinde psikolojik egoizmin en önemli temsilcisi olan Hobbes’un iddia ettiği üzere, her bir kişi bu koşullar içerisinde aynı şeyi arzulama ve isteme hususunda eşittir. Bu eşitlik durumu ise kendi içinde bir güven eksikliğini barındırır. Bu eksikliğin nedeni her bir insanın kendi istekleri ve çıkarları doğrultusunda eylemde bulunmasıdır. Bunun başka bir alternatifi yoktur. Çünkü her bir insanın doğası gereği dürtülerine aykırı bir eylemde bulunması varlık koşulları açısından imkansızdır. (Gökalp & Günör, 2022, s. 79,80) Kısaca insan, seçimi gereği değil; varlık doğası gereği egoisttir. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse psikolojik egoizmin ön kabulü olan bu durum, bir seçim meselesi değil, zorunluluktur.
Psikolojik egoizm, herkesin hayatı boyunca iyi bir yaşam sürmek istediğini ve bunun için de elinden her ne geliyorsa yapmak zorunda olduğunu iddia eder (Günör, 2019, s. 65). Dolayısıyla psikolojik egoizmin bu iddiası, insanın varlık doğasının değiştirilemez şekilde ‘bencil’ olduğu düşüncesini de destekler. İnsanın bencil bir doğaya sahip olmasından kasıt ise failin tüm eylemlerinin sadece tek hedefi olduğudur. Bu hedef de onun kişisel tatmininden başka bir şey değildir (Billington, 2011, s. 57). Bundan dolayı psikolojik egoizm açısından insanın ulaşması gereken yalnızca bir durak vardır, o da kişinin ‘kendi mutluluğu’dur. Öyle ki bu, bir ilke niteliğindedir. Fakat psikolojik egoizmin kabul ettiği bu ilke, sadece kişinin kendi refahını düşünecek şekilde eylemde bulunmasını değil; aynı zamanda diğer insanlara yardım etmeyi de destekler. Çünkü egoizmin bu türünün önemli varsayımlarından biri de başkalarının refahını artırmaya yönelik eylemlerin temelinde kişinin kendi mutluluğu ilkesi olduğudur (Campbell, 2001, s. 447) (Feldman, 1978, s. 84). Bütün bunların ışığında rahatlıkla söylenebilir ki psikolojik egoizm için diğerkam gibi görünen bir eylemin altında dahi kişisel çıkarlar yatmaktadır. Öyle ki hastalar arasında yaşayan ve tıbbi bilgisi olmadan onların yardımına koşan bir kişinin temel hedefi kişisel içsel tatmin ve diğerleri tarafından saygı duyulmak olabilir ya da başkaları için hayatını tehlikeye atan birinin varmak istediği yine kendi mutluluğu olabilir. Çünkü bunu yapmadığı taktirde kötülenme kaygısı onun refahını etkileyecektir (Billington, 2011, s. 58). Bu bakımdan psikolojik egoizme göre özgeci olarak görünen eylemlerin egoist bir güdüyle kişisel refah için yapılmış eylem olarak yorumlanması makul gelebilir. Dolayısıyla fail başkalarına yönelik eylemini özgeci bir arzuyla değil Hilmi Ziya Ülken’in ifadesiyle ‘bak ne baba yiğit bir adam’[1] (Ülken, 2004, s. 108) desinler diye yapabilir. En azından psikolojik egoizm açısından durum böyledir. Özellikle psikolojik egoizmin kendini konumlandırdığı noktadan Kriton’un “...Sokrates… sen ölecek olursan…bir daha benzerini bulamayacağım bir dosttan yoksun olmam bir yana, …çoğunluk, seni para vererek kurtarmak elimdeyken bundan kaçındım sanacaklar. Serveti dosttan üst tutuyor diye bilinmekten daha utanç verici ne olabilir?” (Platon, 2006, s. 19 (44c)), şeklindeki ifadelerine bakıldığında Kriton’un tüm çabasının altında yatan şeyin aslında ‘Kendi Mutluluğu’ ilkesi olduğu düşünülebilir. Sonuçta o da bir insandır ve öyle davranmayı seçtiği için değil zorunluluktan Sokrates’e yardım etmeye çalıştığı söylenebilir.
Kriton’un buradaki endişesi, Kantçı ya da özgeci bir perspektiften bakıldığında çok daha farklı bir biçimde yorumlanabilir. Fakat psikolojik egoist açısından durum başkadır. Şöyle ki psikolojik egoizm için Kriton’un arzu ve istekleri onun başka bir biçimde davranmasına mani olduğundan Kriton, kaygılarını azaltmak adına elinden ne geliyorsa yapmak zorundadır. Bu hususta bir alternatife sahip değildir. Bu yüzden dostu Sokrates’e yardım etmeye çalışması, dışarıdan bakıldığında kişinin başkası için kendisini feda etmesi olarak yorumlansa da psikolojik egoizm için durum hiç de sanıldığı gibi değildir. Çünkü daha önce de ifade edildiği üzere psikolojik egoizm, failin bu eyleminin altında yatanın aslında kendi refahını koruma kaygısı olduğunu kabul eder. Epistemolojik açından Kriton’un egoist olup olmadığını bilmek pek mümkün değildir. Fakat Kriton’un felaket derecede acı duymaktan kaçınmak istemesi bulunduğu refah durumunu arttırmasa da en azından refah seviyesini stabil kılması açısından psikolojik egoist’e yakışır bir tavır olarak kabul edilebilir. Böylece psikolojik egoizm penceresinden bakıldığı taktirde Kriton’un alternatifsizlik içinde olduğu daha net bir şekilde görülebilir.
Anlaşıldığı üzere psikolojik egoizm, insanı alternatifler içinde resmetmekten çekinir. Başka bir ifadeyle insanın kendi refahına göre davranması ‘gerektiğini’ değil, böyle olmak ‘zorunda’ olduğunu iddia eder. İnsan, doğası gereği başka türlü davranamaz (Audi, 1999, s. 255). Bundan dolayı egoizmin bu türünün, normatif etikle ilgili olmaktan daha çok psikolojik bir analizle ilgili olduğunu söylemek daha doğru olabilir. Çünkü psikolojik egoizm, ahlaki bir değerlendirme yapmaktan uzak olup, insanın eylemlerin altında yatan güdünün egoist doğasını göstermeye çalışmaktadır. Ama bu nitelik onun normatif etik alandan uzaklaştırsa da psikolojik egoizmin etik için önemsiz bir teori olduğunu söylemek de yanlış olacaktır. Bunun nedeni psikolojik egoizmin etik egoizm ile ilişkisidir. psikolojik egoizm’in insanın doğasına ilişkin varsayımlarını yok saymak, etik egoizm açısından insanın doğası gereği yapması mümkün olmayan şeylerin ondan talep etmesi anlamına gelir (Campbell, Egoism, 2001, s. 446). Bu durum ise etik egoizmi bir çıkmaza sokar. Çünkü ahlaki yükümlülükle ilgili gerçek şudur ki “hiç kimse aslında gerçekleştiremeyeceği bir eylemi gerçekleştirmekle yükümlü değildir” (Feldman, 1978, s. 88). Bu açıdan bakıldığında psikolojik egoizm için insanın kendi refahına uygun olmayan bir eylemi yerine getirmekle ahlaki açıdan yükümlü sayılamayacağı (Campbell, 2001, s. 447) rahatlıkla söylenebilir.
Psikolojik egoizmin savunduğu fikirleri insanın tüm eylemlerinde açıkça görmek kolay değildir. Hatta bu açıdan mantıksız bir teori olarak yorumlanabilir. Çünkü doğası gereği kendi ilgisi peşinde koşması beklenen insanın bunun dışında hareket ettiği gözlenir. İnsan, açıkça çıkarına uygun olmayan eğilimler gösterebilir. Dolayısıyla bu tür gözlemler psikolojik egoizmin varsayımlarını eleştiriye açık hale getirebilmektedir. Ama psikolojik egoizmin bunlara yanıtı nettir. Bu eğilimlerin tümü kişisel çıkarın araçlarıdır. İnsan bu tavırlarında dahi güdüsel olarak kendi iyiliğini aramaktadır (Campbell, 2001, s. 447). Kısacası psikolojik egoizme göre fedakarlık, sabır ya da yardımlaşmak gibi eylemlerin temelinde de insanın kendi mutluluğunu istemesinden başka bir şey bulunmamaktadır.
Psikolojik egoizm, daha önce de ifade edildiği üzere, insanın ilk bakışta egoist olarak görülmesi mümkün olmayan davranışların dahi iç gözlemde egoist olarak kabul edilebileceğini savunur. Bu konudaki temellendirmelerini ise psikolojik gözleme borçludur. Dolayısıyla psikolojik egoizmin ahlaki bir teori olarak geçerli olup olmayacağı aslında etik tartışmalardan öte psikolojik bir sorundur (Nielsen, 1959, s. 503). Bunu daha net görmek için bazı psikolojik çalışmalara göz atmak gerekir.
‘İnsanı harekete geçiren şey nedir?’ ya da ‘İnsan birçok eylem içerisinden neden diğerlerine nazaran bir eyleme doğru yönelim göstermektedir?’ gibi sorulara cevap aramaya kalkıştığımızda bu konuda psikolojik çalışmalar yapan birçok kuramcıyla karşılaşırız. Örnek olarak psikanalitik yaklaşımla ilgili çalışmalar, bu kişilerin insanın eylemde bulunmasını ‘bilinç dışı’ ve ‘iç güdü’ kavramlarıyla açıkladıkları görülür. Psikanalizciler, insan davranışının altında yatan sebebin iç gerilimin azaltılması olduğu kanısındadırlar. Dolayısıyla tüm davranışların psişik nitelikte olduğunu iddia ederler. Fakat bu varsayımlarını temellendirirken insan iradesine pek yer vermediklerinden dolayı da eleştirilmektedirler. Bunun yanında yukarıdaki sorulara ilişkin diğer bir açıklama da dengelenmiş dürtü teorisinden gelir. Buna göre insan davranışlarının itici gücünün öncelikle fizyolojik ihtiyaçları gidermeye yönelik bir yapı olduğu kabul edilmektedir. Bu itici gücün adı ise ‘homeostasis’tir. Bu kavram, insanın bir organizma olarak mevcut durumunu en uygun sınırlar içinde tutmaya yönelik göstermiş olduğu davranış sürecini ifade eder. Örnek olarak; beyinde bulunan hipotalamusun insanı açlık ve susuzluk konusunda davranışa itmesi durumu verilebilir (Gökalp, 2010, s. 133). Açlığı ve susuzluğu dindirme isteğinin insanın en temel arzularından olduğu düşünülünce, psikolojik egoizmin insanın eylemleri hakkındaki varsayımlarının psikolojik analizlere dayandığı fikri daha anlaşılır hale gelmektedir.
İnsan davranışlarıyla ilgili çalışma yapan bir başka yaklaşım ise ‘hümanist’ görüştür. Burada insanın hür iradesiyle ilgili bir durumun varlığı göz önünde bulundurulmaya çalışılmıştır. Bu iradi özelliğiyle insan, kendini gerçekleştirmesine yönelik davranışlarda bulunmaktadır. Hümanist bakış açısına göre insan açlık gibi basit güçler sebebiyle davranışlarına yön verecek basit bir varlık değildir. İnsan davranışlarını etkilemede sosyal çevreninin etkisini göz ardı etmek, insanı eksik anlamlandırmak demektir (Gökalp, 2010, s. 134). Hümanist teori insanı sadece biyolojik isteklere sahip basit bir varlık olarak görmez aynı zamanda insan ve eylemleri arasındaki bağlantının kendini gerçekleştirme isteği olduğunu da iddia eder. Tüm eylemlerin hem başlatıcısı hem nihai hedefi kendini gerçekleştirme ilkesinin psikolojik egoizmin temel varsayımı olan ‘her bir insan, kendi refahını maksime edecek şekilde eylemde bulunur’ ile benzerlikler taşıdığı kabul edildiğinde, egoizmin bu kategorisin psikolojik öğeler taşıdığı iddiasının netlik kazandığı görülebilir.
İnsanı ve onun davranışlarını şekillendiren öğeler olan ‘güdüler’le ilgili çalışmalar, psikolojik egoizmin fikirlerinin kavranmasında yardımcı olacaktır. Güdüler, insanı uyaran ve belli bir hedefe yönelten içsel istekler olarak karşımıza çıkar ki bu açıdan bakıldığında ‘güdü’, bireyi içten yönlendiren bir güçtür. (Morris, 2002, s. 409). İçsel bir güç olarak güdü, insanın doğasında mevcuttur. İnsan eylemlerine güç veren ve onu yönlendiren bir süreç olarak güdü, ihtiyaçlar, bilişsel öğeler ve duygular açısından ortak bir alan ifade etmek için kullanılan bir kavramdır (Reeve, 2009, s. 8). Kısacası ihtiyaç, biliş ve duygular güdünün türlerinden başka bir şey değildirler.
İhtiyaçlar, insanın yaşamanı devam ettirebilmesi, beslenmesi ve büyümesi için elzem olarak kabul edilen güdülerdir. Açlık ve susuzluk bu ihtiyaçlara verilebileceğimiz biyolojik örneklerdir. Bunun yanında psikolojik ihtiyaçlar da vardır. İnsanlar arasındaki ilişkiye dayanan yetkinlik ve ait olma, psikolojik ihtiyaçlara örnek verilebilir. İhtiyaçlar; istekleri, arzuları ve çabaları üreterek insanın yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan davranışların güdülenmesine hizmet ederler (Reeve, 2009, s. 9). Bu noktada güdülerin psikolojik egoizm açısından önemi daha anlaşılır hale gelmektedir.
Bilişsel güdü, insanın düşünce yapısı etrafında kendini gösterir ve bu düşünceler de inançlar ve beklentiler gibi zihinsel durumları kapsar. Buna örnek olarak sporcular verilebilir. Bu kişilerin kazanma hedefleri boyunca bir planları vardır, kendilerine inançları vardır ve bu kişiler kazanma ya da kaybet hususunda beklenti içindedirler. (Reeve, 2009, s. 9). Burada bütün süreci başlatanın ve devam ettirenin insandaki bilişsel güdülerin olduğu görülmektedir.
Güdüyle ilgili diğer bir husus ise bu kavramın duygu kavramıyla sıklıkla karıştırılmasıdır. Fakat bu kavramların birbirinden farklı olduğu anlaşılmaktadır (Gökalp, 2010, s. 135). Bu konuda psikoloji alanında farklı kabuller olsa da Reeve, duyguların insanın tepkileriyle ilişkili güdüler olduğunu ifade etmektedir. Bu açıdan duygular, yaşamımızda karşılaştığımız olaylara uyumlu bir şekilde ne biçimde tepki göstereceğimizle ilgilidirler (Reeve, 2009, s. 9). Korku, neşe, hayret ve kızgınlık gibi insan tepkilerinin ifade ederler. Güdüler ise insan eylemleri için itici bir güç oluştururlar ve insanı etkilerler (Morris, 2002, s. 409). Bu açıdan bakıldığında heyecanlanma, kızma ve şaşkınlık gibi olaylara karşı gösterilen tepkiler duyguları ifade ederken, güdü ise insanı hareket ettirici güç olarak anlamlandırılır.
Bütün bunlara ek olarak bütün güdüsel hareketlerin, biz onların farkında olsak da olmasak da, gayri ihtiyari gerçekleştiklerini (Morris, 2002, s. 409) söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Bu da psikolojik egoizmin ortaya koymaya çalıştığı teorisi için önemli bir anahtardır. Çünkü güdü yukarıda açıklamaya çalışıldığı üzere insanda davranış üretmek için içten gelen bir güç ise ve bu bazı zamanlar kontrol edilmeksizin gerçekleşebiliyorsa psikolojik egoizmin insanın eylemlerini doğası gereği gerçekleştirdiği iddiası (Nielsen, 1959, s. 503), daha da güçlenmektedir.
Psikolojik egoizmin fikirlerini anlamlandırmak için ‘güdü’lere dair insan davranışlarıyla ilgili psikolojik çalışmalara verilen bu örneklere ek olarak insanın sosyal davranışları üzene çalışmalar yapan sosyal psikolojik açıklamalara da bakmak yararlı olacaktır.
Bir toplumdaki üyelerin tümü tarafından paylaşılan insan eylemlerine yönelik kurallar anlamına gelen kültürel normlar hakkında sosyal psikolojik açıklamalara göz gezdirdiğimizde bir fail olarak insanın eylemlerinin aile, gruplar ve topluluklar gibi mikro ölçekli toplumsal yapılar tarafından etkilendiği anlaşılmaktadır. Bu normların ilginç bir özelliği vardır ki o da formel yazılı kurallar şeklinde varlıklarını ortaya koyabildikleri gibi informel olarak ‘alay’, ‘kaş çatma’ ve ‘ilişkiyi kesme’ gibi farklı biçimlerde de kendini göstermesidir. Fakat her ikisinin de yaptırım açısından vardığı yol aynıdır; o da ‘ceza’dır (Morris, 2002, s. 630). Fail, eylemleri sonunda o veya bu şekilde cezayla karşı karşıya kalmak istemiyorsa normlara uygun hareket etmelidir. İşte buna sosyal psikoloji, ‘uyum’ adını vermektedir. Uyum, fail ile failin içinde bulunduğu cemaat arasındaki çatışmayı simgeler. İnsanın içinde bulunduğu bu çatışmayı kendi başınalığıyla sonlandırması pek mümkün görülmemektedir. Kişi kendi istekleri, beklentileri ve inançlarından ait olduğu zümrenin istek, beklenti ve inançlarına doğru bir sıçrayış gerçekleştirmek zorunda kalmaktadır. Sosyal psikolojiye göre birey, bu şekilde ait olduğu zümreye uyum sağlamış olur (Morris, 2002, s. 631). Stirner, bu durumu özellikle eleştirir. Toplumun sahip olduğu normlar aracılığıyla bireyi kendine uyumlu hale getirmesini bir kandırmaca olarak niteler. O, bu konuda “Binlerce yıl sürüp giden bir kültürün egemenliği size ne olduğunuzu göstermemek için karanlığını yaymış ve sizi bir egoist olmadığınıza, bir idealist ("iyi insan") olmak için yaratıldığınıza inandırmıştır” (Stirner, 2013, s. 205) diyerek, toplumsallaşmanın insanı kendi doğasına yabancılaştırdığına dikkat çekmek istemiştir.
‘İnsan, kendi istek, beklenti ve inançlarının bir kısmından veyahut hepsinden ne amaçla vazgeçer?’, ‘Diğerlerini önemsediğinden mi, yoksa daha gizli ve ileriye dönük kendi refahını düşündüğünden mi? gibi soruların konumuz açısından cevaplanması gereklidir. Psikolojik egoizmin cevabının ne olduğu belli olsa da onun bu cevabı vermesindeki nedenleri daha iyi anlayabilmek için ‘uyum’la ilgili Solomon Asch’ın çalışmalarına bakmak yararlı olabilir.
Asch, 1955’te yayınlanmış olan ‘Scientific American’ dergisindeki makalesine “Başkalarının görüşlerinin kendi görüşlerimiz üzerindeki etkisi tam olarak nedir? Başka bir deyişle, sosyal uyumluluk dürtüsü ne kadar güçlüdür?” (Asch, 1955, s. 31) sorusuyla başlar. Asch, bu yazısında sosyal psikoloji alanındaki bir araştırmada genellikle üniversite öğrencilerinden oluşan denekler seçildiğini ve araştırmanın başında bu kişilere farklı farklı konulardaki fikirlerinin ve tercihlerinin neler olduğunun sorulduğunu ifade eder. Araştırmanın devamında belli bir otoriteye ve gruba maruz bırakılan deneklerin deney sonunda başta beyan ettikleri fikir ve tercihlerinin- kendilerine zıt görüşle karşılaşmalarına rağmen- otoritenin ya da çoğunluğun fikrine yöneldiğinin (Asch, 1955, s. 32) altını çizmektedir.
Asch, bu konudaki deneylerin sonuçlarını teyit etmek amacıyla kendisi de bir dizi deney gerçekleştirmeye çalışmıştır. Burada karşımıza Asch’ın ünlü ‘çizgi deneyi’ çıkar. Tümü üniversite öğrencilerinden oluşan bir grup oluşturulur ve bir sınıfa yerleştirilir. Deneyci deneklere ne yapmaları gerektiğiyle ilgili bir bilgi verir. Denekler, kendilerine gösterilecek olan çizgilerin boyutlarını karşılaştıracaklardır. Önlerine iki kart koyulur. Birinde tek bir dikey siyah çizgi şekli varken, diğerinde boyutları farklı üç dikey çizgi şekli vardır. Denekler, birinci karta bulunan tek dikey çizginin boyutuna uygun olanı diğer karttaki üç çizgi içerisinden aynısı olduğunu düşündükleriyle eşleştireceklerdir. Bir çizgi aynıdır, diğer ikisi farklı boyutlardadır.

Bu deney grubunda sadece bir kişi denektir ve denek bundan habersizdir. Deneyin başlamasıyla birlikte kontrol grubu anlaşmalı bir şekilde yanlış olan cevaptan birini işaret eder ve bu durumda deneğin ne yapacağı gözlenir. Denek önceleri doğru cevabı verirken daha sonra şaşırtıcı bir şekilde kontrol grubuna uyma davranışı sergiler (Asch, 1955, s. 32) . Asch konuyla ilgili “…sonraki denemelerde anlaşmazlık devem ettikçe kişi giderek daha endişeli ve tereddütlü hale gelir. Cevabını açıklamadan önce duraksayabilir ve alçak sesle konuşabilir ya da mahcup şekilde gülümseyebilir…” (Asch, 1955, s. 32) demektedir. Asch, grup içinde bireyin apaçık fiziksel kanıtları bile görmezden gelecek derecede grup baskısına uyma davranışı gösterdiğini vurgular (Morris, 2002, s. 631). Bu durum öyle bir hal alır ki öncesinde kendinden emin olan denek, ‘ben hatalıyım onlar haklı’ (Asch, 1955, s. 33) düşüncesiyle karşı karşıya kalır.
Asch, ileri bir adım atarak deneyde bazı değişlikler yapar. Böylece grup içinde kendi fikir, istek ve inançlarını değiştiren insanın, gruptaki üye sayısı azalırsa ya da grup baskısı ortamdan tamamen kalkarsa ne yönde bir davranış sergileyeceğinin cevabını arar. Deneklerin her biri muhalif yönde cevap veren tek bir kişiyle karşı karşıya kaldığında doğru cevap neyse onu verme davranışı göstermişlerdir. Muhalif cevap üye sayısı arttıkça deneklerin uyum gösterme eğilimi artarken muhalif üye sayısı azaldıkça denekler, tam tersi yönde yani kendi fikir ve inançları yönünde davranışta bulunmuşlardır (Asch, 1955, s. 34). Asch araştırmanın devamında, muhalif grubun üye sayısının deneğin karalarını belirlemeye etkisi olsa da tek başına bir etken olmadığının da altını çizmektedir. Çünkü muhalif grup üye sayısının yanında, bu üyeler arasındaki oy birliğinin ve aynı zamanda deneğin fikrini destekleyen üyelerin var olmasının da etkisi olduğunu (Asch, 1955, s. 34) gözlemlemiştir.
Asch’ın bu araştırmasının sosyal psikoloji aşçından tartışmasız önemi büyüktür, fakat psikolojik egoizm için de bir o kadar önem arz ettiği söylenebilir. Çünkü bu çalışmalar ışığında şu çıkarımı yapabilmek mümkün olabilir: Kişi bir gurubun üyesi olmayı her şeyden çok isteyebilir çünkü onun için çekicidir. Hatta grup üyeleriyle etkileşim halinde olma arzusu, bu ihtimal dahilinde olsa dahi, onun bu isteğini perçinleyecektir. Özelikle grup üyelerine nazaran daha aşağı bir statüye sahip olan kişinin uyum isteği daha çok artacaktır. Bu durumda uyum sağlamak için elinden geleni yapmaya çalışacaktır. Sonuç olarak kabul edilmeme, dışlanma ve ötekileştirme korkusu kişiyi kendi istek, fikir ve inançlarından feragat etmeye zorlayacaktır (Morris, 2002, s. 632). Bu açıklamalar, psikolojik egoizmin daha önce de belirtildiği üzere ilk bakışta özgeci gibi görünen bir eylemin, uzun vakitte de olsa, altında gizli bir egoist çıkarın olabileceği iddiasını daha anlaşılır hale getirmektedir.
Sosyal psikolojik araştırmaların ışığında insanın kendi istek, beklenti ve inançlarından ne amaçla vazgeçtiği sorusuna tekrardan dönüldüğünde, psikolojik egoizmin buna ‘insanın gizli ve ileriye yönelik kendi refahını düşünmesi’ cevabını vermesi daha olasıdır. Bu olasılığı artırmak adına şu örnek verilebilir: 1981 yılında Alman ordusundan kaçan Yahudilere yardım eden ve Yahudi olmayan hayatta kalmış birkaç kişiye neden yardım ettikleri sorulmuştur. Ukraynalı bir kurtarıcının verdiği yanıt şudur: “Yahudilerin ne hissettiğini anlamak kolay olmuştur; çünkü Yahudiler ve Ukraynalılar her yerde benzer durumdaydılar” (Morris, 2002, s. 638). Burada yardım etme eylemini gerçekleştiren itici güç, kişinin kendisinin de aynı zulme uğrayabileceği olasılığına dair endişesidir (Morris, 2002, s. 638). Kriton’un endişesinde olduğu gibi burada da kişinin yardım etme isteğinin ardında yatan şeyin refah seviyesinin düşmesine dair kaygının giderilmesi olduğu anlaşılmaktadır. Bu noktada, özgeci bir eylem eğer insanın kendi ilgisine yönelikse psikolojik egoizmin bu tür eylemlere belirli ölçüde izin verdiği (Feldman, 1978, s. 84) anlaşılır.
‘İnsanlar, her daim nasıl eylemde bulunurlar?’ sorusu etik sahadaki tartışmalarda cevaplanmaya çalışılan en genel sorulardan biridir (Lemos, 1960, s. 540). Psikolojik egoizm de buna cevap vermek için çabalar. Onun bu çabaları doğrultusunda anlaşılan ise insanın bir eylemi geçekleştirmesinin altında yatan temel ilkenin ona bu eylemin çıkar, refah ve mutluluk sağlayabilir olmasıdır. Kısacası “Kişi ancak ve ancak tüm eylemleri motive eden tek olmasa da baskın arzunun kişinin kendi ilgisini (self-interest) ilerletme arzusu olduğunu savunuyorsa psikolojik bir egoisttir” (Lemos, 1960, s. 542) ve bu durum tüm insanlar için geçerlidir.
Bununla beraber daha önceden de ifade edildiği üzere, bu tavır, faalin kendi refahı için bir araç olarak başkasının refahını artırmaya yönelik eylemini gerçekleştirmesine mani değildir (Lemos, 1960, s. 542). Fieldmen’in ifade ettiği gibi insanın kendi ilgisinin gözetilmesi şartıyla psikolojik egoizm, her daim özgeci davranışlara izin verebilir (Feldman, 1978, s. 84). Ama burada önemli bir noktanın altını özellikle çizmek gerekir. O da psikolojik egoizm için bu durumun araç statüsünde kalması zorunluluğudur. Daha açık bir şekilde ifade edilmek gerekirse bir başkasının refahının, egoistin refahına yönelik olsa da, egoist tarafından sadece araç olarak kabul edilmesi ve aynı zamanda amaç olarak istenmesinin mümkün olmamasıdır. Çünkü psikolojik egoist, davranışın baskın ve tek güdüsünün kendi refahını koruma ve ilerletme olduğunun dışında herhangi bir dış amaca yönelik bir hoşgörüye sahip değildir (Lemos, 1960, s. 542). Tek amaç yine kendisidir. Diğer her şey buna araç statüsünde hizmet edebilir.
Psikolojik egoizmin iddialarını daha anlaşılır kılan sosyal psikoloji gibi alanların çalışmalarının yanında biyolojik çalışmalardan da kısaca söz etmek gerekir. Özellikle R. Dawkins’in eserinde kaleme aldığı “bu kitapta başarılı bir gende ağır basan niteliklerden birinin insafsız bir bencillik olduğunu savunacağım” (Dawkins, 2021, s. 39) şeklindeki ifadeleri psikolojik egoizmin varsayımları açısından ilgi çekici gelebilir.
Dawkins’in ifadesi çok keskindir ve bu cümlesinin peşinden genin bu bencil niteliğinin insanın davranışlarında da bencilliğe neden olacağını, hatta bunu yaparken de bazı durumlarda bireyleri, sınırlı bir yapıda özgeciliğe de itebileceğini vurguladığı görülmektedir (Dawkins, 2021, s. 39). Bu noktada, Dawkins’in bir hayvan bilimci ve biyolog olduğunu unutmamak gerekir. Bu açıdan bakıldığında egoist ve özgecilik kavramlarıyla ilgili olarak Dawkins’in psikolojik egoizmle aynı şeyi kastetmiyor olduğu düşünülebilir. Ama Dawkins, eserin ilerleyen kısımlarında bu iki kavramın net bir tanımını yaparak, “Daha fazla ilerlemeden önce bir tanıma ihtiyacımız bulunuyor. Bir varlık, eğer bir başka varlığın refahını kendi refahı pahasına artıracak biçimde davranıyorsa, özgeci olduğu söylenir. Bencil davranış bunun tam tersidir.” (Dawkins, 2021, s. 42) demektedir. Dawkins’in ifadelerine bakıldığında Dawkins ve psikolojik egoizmin bencil bir eylemden anladıklarının aynı olduğu net bir şekilde görülebilir. Çünkü psikolojik egoizm için de fail, kendi refahını düşünecek şekilde eylemde bulunmanın dışında davranamaz ki bu Dawkins’in bencil davranış dediği duruma karşılık gelir.
Dawkins, araştırmalarının doğrultusunda psikolojik egoizmi destekler biçimde özgeci bir davranışın altında aslında genin bencil niteliğinden kaynaklı egoist bir isteğin var olduğunun altını çizmektedir. Dawkins’e göre özgeci eylemler aslında birer maskedir. Onun kendi ifadesiyle “görünüşteki özgecilik eylemleri gerçekte maske takmış bencilliklerdir” (Dawkins, 2021, s. 43). Dawkins, bir biyologdur ve ‘Gen Bencildir’deki çalışmalarının etik çalışmalar olmadığı açıktır. Fakat burada hem psikolojik hem de biyolojik çalışmaların bazı iddialarını ortaya koymaktaki amaç, aslında psikolojik egoizmin önermelerinin analitik olmayıp empirik özellikte olduğunu göstermeye çalışmaktır (Nielsen, 1959, s. 503). Çünkü analitik önermeler, “saf mantık ilkelerine göre yapılan kavram analizleridir.” (Tuğcu, 2001, s. 47). Bu önermeler olgusal içerikten uzaktır ve doğruluk değerleri apriori olarak belirlenir. Özneyi yüklemde tekrarlarlar ve onun hakkında yeni bir bilgi vermezler (Emiroğlu, 2009, s. 124). Empirik önermelerin doğruluk değeri ise gözlem yoluyla ortaya koyulabilir (Özlem, 2004, s. 135). Bu açıdan konuyu yüklemde tekrarlamayıp konu hakkında yeni bir bilgi verirler. Görülmektedir ki psikolojik egoizmin de insan ve eylemleri hakkında, teorisi kabul edilsin ya da edilmesin, yeni bir açıklama yapmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden onu saf metafiziksel bir etik teori olarak görmek yerine daha çok psikolojik ve biyolojik temelli bir etik teori olarak görmek onun temellendirmelerini anlamakta daha yararlı olacaktır.
Psikolojik egoizmin bu empirik yapısı ve varsayımları altında yatan temel ilkeler, daha ayrıntılı bir şekilde araştırmanın ikinci bölümü olan Hobbes’un Egoizmi kısmında ele alınmaya çalışılacaktır. Bu açıdan egoizmin diğer kategorilerine bakmak yararlı olacaktır.
* "Egoizmin İki Yüzü: Thomas Hobbes ve Ayn Rand" adlı doktora tezimden alıntıdır.
[1] Hilmi Ziya Ülken ‘Aşk Ahlakı’ düşüncesinde insanın varoluşa geldiğindeki durumunu ve bundan Aşk Ahlakı’na nasıl yükselebileceğini açıklayama çalışır. İnsanın bir dizi mertebelerden geçmesi gerektiğini ve bu mertebelerin hiyerarşik bir özellikte olduğundan söz eder. Yani bir mertebe başarılmadan diğerine sıçramak mümkün değildir. Bu mertebeler Halk Mertebesi, Vatandaş Mertebesi, Yurt Sever Mertebesi, İnsani Yurt Sever Mertebesidir. Ülken’in burada kaleme aldığı söz, onun ‘Yurt Sever Mertebesi’nde bulunan insanın tavrıdır. Bu mertebe önemli ‘Ben’dir. (Ülken, 2004, s. 102-103;146-147) Burada insan yaratmış olduğu ideal düzeni şahsi bir düzen olarak algılar. (Ülken, 2001, s. 187). Ülken’in çizmiş olduğu bu insan tipini konumuz açısından değerlendirdiğimizde bu karakterde psikolojik egoisti görmemiz mümkündür.
KAYNAKÇA
Asch, S. (1955, November). Opinions and Pressure. Sicentific American, 193(5), s. 31-35.
Audi, R. (1999). The Cambirdge Dictionary Of Philosophy. New York: Cambridge University Press.
Billington, R. (2011). Felsefeyi Yaşamak-Ahlak Düşüncesine Giriş. (A. Yılmaz, Çev.) istanbul: Ayrıntı Yayınları.
Campbell, R. (2001). Egoism. C. B. Lawrence C. Becker içinde, Encyclopedia of Ethics (s. 446-450). Londın: Routledge.
Dawkins, R. (2021). Gen Bencildir. (M. Miller, Çev.) İstsanbul: Kuzey Yayınları.
Emiroğlu, İ. (2009). Klasik Mantığa Giriş. Ankara: Elis Yayınları.
Feldman, F. (1978). Introductury to Ethics. USA: Prentice-Hall International.
Gökalp, N. (2010). Psikoloji Felsefesi. Ankara: Ebabil Yayınları.
Gökalp, N., & Günör, R. B. (2022). Felsefeye Giriş. Ankara: Nobel.
Günör, R. B. (2019). Ahlak Felsefesinde Özgecilik. Ankara: Atlas Kitap.
Lemos, R. M. (1960, June). Psychological Egoism. Philosophy and Phenomenological Research, 20(4), s. 540-546.
Morris, C. G. (2002). Psikolojiyi Anlamak. (G. Güvenç, Çev.) Ankara: Türk Psikoloji Derneği Yayınları.
Nielsen, K. (1959). Egoism in Ethics. Philosophy and Phenomenological Research, 19(4), s. 502-510.
Özlem, D. (2004). Mantık. İstanbul: İnkılap.
Platon. (2006). Kriton. (C. T. Filiz Öktem, Çev.) Ankara: Kabalcı Yayınları.
Reeve, J. (2009). Understanding Motivation and Emotion. USA: Wiley .
Stirner, M. (2013). Biricik ve Mülkiyeti. (S. T. Noyan, Çev.) İstanbul: Kaos Yayınları.
Tuğcu, T. (2001). Immanual Kant ve Transendental İdealizm. Ankara: Alesta.
Ülken, H. Z. (2004). Aşk Ahlakı. İstanbul: Dünya Yayınları.

