KKÜ İTBF. Felsefe Bölümü +90 318 3574242 (4114) Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Varoluşçu Feminizmin İki Örneği: Beauvoir ve Ferruhzâd

Simone de Beauvoir’ın Paris merkezli Batı felsefesinde kuramsallaştırdığı ataerkil baskı mekanizmaları ve kadının "Öteki" olarak konumlandırılması sorunu; Doğu’nun geleneksel ve muhafazakâr kodları içerisinde, Furûğ Ferruhzâd’ın edebi dünyasında şiirin imgesel diliyle estetik bir nitelik kazanır.


Felsefe ve edebiyat, çoğunlukla birbirlerinden bağımsız disiplinler olarak algılansalar da insanın varoluşsal sancısını en yetkin biçimde somutlaştıran ve bu bağlamda birbirlerine önemli ölçüde düşünsel zemin hazırlayan iki alan olarak tezahür ederler. Bu felsefi ve edebi derinliğin kesişiminde, coğrafi, kültürel ve dilsel açıdan bütünüyle farklı dünyalara ait olmalarına rağmen benzer varoluşsal meseleleri mercek altına alan iki güçlü isim öne çıkar: Simone de Beauvoir ve Furûğ Ferruhzâd. Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu felsefenin temel varsayımlarından biri olan "varoluşun özden önce gelişi" ve "insanın kendini var etme özgürlüğü" düşüncesini merkeze alan her iki yazar da kadına dayatılan toplumsal kimlikleri reddeder. Bu doğrultuda ortaya konulan ortak entelektüel isyan, kadına dayatılan "ikincil konumun" biyolojik bir kader değil, tarihsel ve toplumsal bir kurgu olduğunu; dolayısıyla bu kurgunun ancak bilinçli bir başkaldırı ve özgür bir iradeyle aşılabileceğini savunur.

Simone de Beauvoir, varoluşçu mirası feminist bir perspektifle yeniden yorumlayarak, kadının tarih boyunca bir "Özne" olarak değil, erkeğin referansıyla tanımlanan bir "Öteki" olarak konumlandırıldığını saptar. Beauvoir, ataerkil düzendeki bu asimetrik yapıyı "Kadın, erkeğe göre belirlenir ve farklılaştırılır; oysa erkek, kadına göre belirlenmez. Kadın, esas olanın karşısında esas olmayan olandır. Erkek Özne’dir, Mutlak’tır; kadın ise Öteki’dir" sözleriyle kuramsallaştırır. Bu konumlandırma kadını "içkinlik döngüsüne" hapsederek kendine yabancılaştırırken erkeğe "aşkınlık" imkânı tanır. Bu dogmaları reddetmek amacıyla meşhur "Kadın doğulmaz, kadın olunur" önermesini ortaya koyan Beauvoir, kadınlığın kültürel bir üretim olduğunu vurgular. Kendi hayatında ve otobiyografisinde de bu duruşu sergileyen filozof, "Törelere ve geleneklere bağlı kalmak budalalıktı. Kalıplaşmış değerleri ve önyargıları gerçeklerden üstün tutmak bir hataydı" diyerek kalıplara meydan okur.

Batı felsefesinde Beauvoir’ın teorize ettiği bu ataerkil baskı mekanizmaları ve kadının ötekileştirilmesi durumu, Doğu’nun muhafazakâr kodları içerisinde Furûğ Ferruhzâd’ın edebi dünyasında şiirin imgesel diliyle somutlaşır. Ferruhzâd’ın eserlerinde sıkça rastlanan "kafes", "duvar" ve "zindan" metaforları, Beauvoir’ın felsefi düzeyde açıkladığı kısıtlanmışlığın edebi birer yansımasıdır. Şair, Esîr başlıklı şiirinde kadının içkinlik ve hapsolma durumunu "...O berrak ve aydınlık gökyüzü sensin, ben bu kafesin köşesinde esir bir kuşum" dizeleriyle estetik düzleme taşır. Benzer şekilde, erkil kültürün kadını boyunduruk altına alma ve nesneleştirme biçimi olarak gördüğü evlilik ritüelini de Halka adlı şiirinde "Işıl ışıl parlayan bu yüzük, dedi / Bir esaret halkası, kölelik yüzüğü" ifadeleriyle eleştirerek Beauvoir’ın ataerkil evlilik kurumuna yönelik tespitleriyle bütünüyle örtüşür.

Beauvoir’ın felsefesinde, bireyin kendisine sunulan pasif rolleri sorgulamadan kabul etmesi, özünü inşa etmeyi reddederek eril dilin önyargılarını benimsemesi bir "kötü niyet" (bad faith) örneğidir. Ferruhzâd’ın şiirsel evreninde bu kötü niyet hali, iradesi olmayan ve eril düzen tarafından yönlendirilen "Kurmalı Bebek" (Arûsek-i Kûkî) imgesiyle sanatsal bir temsile kavuşur. Şair, "Kurmalı bir bebek gibi insan bakabilir dünyaya cam gözlerle / Yıllarını geçirebilir keçe kaplı bir kutunun içinde / İçi samanla doldurulmuş bedeni, kat kat narin dantellere sarılı" dizeleriyle, kendisini kutunun içine hapseden geleneksel rollere teslim eden kadının trajedisini ve sahte mutluluk yanılsamasını sarsıcı bir biçimde betimler. Her iki düşünür de kadının kendi özünü inşa etmesinin önündeki bu sahih olmayan varoluş biçimini ve kendini yok etme tavrını sertçe eleştirir.

Kurtuluş, kadının bu sahte konforu reddederek kendi aşkınlığını inşa etmesi ve özgürleşmesiyle mümkündür. Beauvoir, The Second Sex adlı eserinde kadınlara "Onlar [kadınlar], içinde bulundukları durumun sınırlamalarını reddetmeli ve geleceğin yolunu açmaya çalışmalıdırlar. Teslimiyet, sadece feragat ve kaçış demektir; kadınlar için, özgürlükleri için mücadele etmekten başka bir çıkış yolu yoktur" çağrısında bulunur. Ferruhzâd ise bu direniş pratiğini, erkil düzenin kadını hapsettiği "iffet" ve "itaat" normlarını, özellikle "günah" kavramını sarsıcı bir biçimde yeniden tanımlayarak yürütür. Şair için günah, ahlaki bir sapma değil; kadının kendi bedeni, arzusu ve bilinci üzerinde yeniden hak iddia ettiği varoluşsal bir eylemdir. Toplumun çifte standartlı namus algısını sarsan şair, Günah şiirinde "Titreyen ve kendini kaybeden bir bedenin yanında, lezzet dolu bir günah işledim, Tanrım! O karanlık ve sessiz kuytuda, ne yaptığımı ne bileyim" diyerek bedenini ve arzularını sahiplenir. Kadının pasif bir arzu nesnesi olmayı reddedip "isteyen" bir özne olması gerektiğini Günah şiirindeki "Seni istiyorum ey sevgilim! Seni istiyorum ey hayat bağışlayan kucak; Seni (istiyorum), ey divane aşığım" dizelerindeki ısrarlı vurgularla ortaya koyar.

Sonuç olarak, felsefe ve şiir gibi iki farklı disiplinden beslenen Beauvoir ve Ferruhzâd, kadının kendi özünü inşa etme sürecinde benzer bir hakikatte birleşmektedir. Her iki düşünür de başlangıçta bireysel bir özgürlük arayışıyla yola çıkmış olsalar da nihayetinde meselenin toplumsal ve evrensel bir nitelik taşıdığı sonucuna varmışlardır. Beauvoir, kurtuluşun ancak toplumsal yapının dönüşümüyle taçlanması gerektiğini savunup "Bu özgürlük, kolektif olmalıdır" diyerek meseleyi ortak bir zemine taşırken; Ferruhzâd da olgunluk dönemi eserlerinde kadınlık sancısını tüm insanlığın ontolojik bir sorunu ve ortak bir insanlık krizi olarak ele almıştır. Her iki düşünürün bıraktığı miras, kadının özgürleşmesinin ancak kendisine atfedilen yapay kimlikleri reddetmesi, hem bedeni hem de bilinci üzerindeki tahakkümü yıkması ve sürekli olarak kendini kuran özgür bir iradeye dönüşmesiyle mümkün olacağını ortaya koymaktadır.

 

KAYNAKÇA

Beauvoir, S. d. (1956). The Second Sex (H. M. Parshley, Çev.). Jonathan Cape Press.

Beauvoir, S. d. (1984). The Ethics of Ambiguity (B. Frechtman, Çev.). Open Road Press.

Beauvoir, S. d. (2006). Bir Genç Kızın Anıları (S. Selvi, Çev.). Payel Yayınları.

Farrokhzad, F. (2007). Sin - Selected Poems of Forugh Farrokhzad (S. Wolpé, Çev.). The University of Arkansas Press.

Ferruhzâd, F. (1368/1989). Mecmu‘a-i Eş‘âr-i Furûğ (Çâp-i Evvel). Saarbrücken: İntişârât-i Navid (Âlmân-i Garbî).

Ferruhzâd, F. (1383/2004). Dîvân-i Kâmil-i Eş‘âr-i Furûğ Ferruhzâd (Bâ mukaddime-i Şucâeddîn Şifâ; Çâp-i Evvel). Muessese-i Merkez-i Fikr.

Feldman, F. (1978). Introductury to Ethics. USA: Prentice-Hall International.

Rand, A. (2007). Atlas Shrugged. Penguin Book.

Sartre, J. P. (2007). Existentialism is a Humanism (C. Macomber, Çev.). Yale University Press.

 


Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi için "Varoluşçu Feminizmin İki Yüzü: Simone De Beauvoir Ve Furûğ Ferruhzâd" adlı makaleme bakabilirsiniz. Makaleyi Göster